< < Emekçi Kitleler Kendi Kurtuluşu İçin Dövüşmelidir

Kitleler, toplumda oluşan bütün olumsuzluklardan, sosyal yıkımdan vb. egemen sınıfı, tekelci sermaye egemenlik koşullarında tekelci burjuvaziyi ve onların siyasi iktidarını, devlet egemenlik sistemini sorumlu tutar.

Dolayısıyla, eleştiriler ve emekçilerin yıkıcı devrimci eylemleri, burjuvazinin sınıf egemenliğine ve sınıf düzenine yönelir. Burjuva muhalefet (yalnızca siyasi iktidarın muhalefeti olan) sanki kapitalistlerin sınıf egemenliğine hizmet etmiyorlarmış gibi, kendilerini toplumdaki bütün olumsuzluklardan sıyırmaya çalışıyorlar. Halbuki iktidarı ve muhalefetiyle hepsi, kurulu düzenin ve egemen sınıfın emrindedir. Ezilen ve sömürülenler, burjuva egemenliğe karşı ayaklandığında, tamamı tek düzen partisi olarak davranıyorlar. Bu, tarihsel ve toplumsal gerçeği her zaman ortaya koymalıyız.

Burjuva muhalefet ittifakı, ezilen ve sömürülen kitlelerin hoşnutsuzluğundan, öfkesinden, tepkisinden yararlanarak siyasi iktidara gelme amacında. Kitlelerin hoşnutsuzluğu ve derin öfkesi, kapitalist toplumdan kaynaklanıyor. Ama düzen partileri, sanki kitlelerin içinde bulunduğu ağır durum, bu sistemden değil de, yalnızca siyasi iktidardan ileri geliyormuş gibi, kitlelerin burjuva düzene, onun tüm kurumlarına olan öfkesini, bir hükümet değişikliği sorununa çevirme peşinde. Böylece, bir çözüm olarak kendini dayatıyor.

Peki, politik ya da başka kararları, mesela ekonomiye ilişkin olanları, bu partilerin kendileri mi alıyor? Bu konudaki görüşlerimizi çeşitli defalar ortaya koyduk. Bugün çok sayıda insan bunu biliyor. Bilinen şey, burjuva partilerin, siyasi iktidarların kararları kendilerinden önce, tekelci sermayenin, bankaların, borsaların, kapitalistlerin oluşturduğu çeşitli birliklerin, uluslararası sermayenin vb. ofislerinde alınıyor oluşudur. Buralarda alınan kararlar bu partilere sadece dikte ettiriliyor. Tekelci güçlerin partileri de bunu kendi kararları haline getiriyor. Sonraki aşama, kendi aldıkları kararlar olarak toplumun önüne getiriliyor.

Çeşitli sermaye biçimleri (sanayi sermayesi, banka sermayesi, ticari sermaye) hükümetlere, siyasi partilere ekonomik ve siyasi kararlarını yalnızca iletmek ve kabul ettirmekle kalmıyor, gerektiğinde çeşitli yollarla müdahale ediyor. Mesela hükümete üye veriyor, danışman veriyor. Gerçekte, siyaset oluşturan bir rol oynuyor. Bugün siyasi iktidarın körfez sermayesi ve başka uluslararası sermayeyle ilişkileri bunu doğruluyor. Zaten bu ilişkinin içeriğini geniş kesimler biliyor. Yine toplum, muhalefetin ABD ve İngiltere sermayesiyle şimdiden yaptığı sermaye anlaşmalarının siyasi olarak ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Ekonomik bakımdan egemen olan, siyasi bakımdan da egemendir. Ekonomiyle siyaset arasında böylesine sıkı bir ilişki var.

K. Kılıçdaroğlu “İkinci Yüzyıl Vizyonu”nu açıklarken, dünyayla rekabetten söz etti. Bu, Türkiye’nin emperyalizme bağımlılık ilişkileri göz önünde tutulduğunda, boş bir ajitasyondan başka bir şey değildir. Türkiye bağımsız ve egemen bir ülke değil, emperyalizme bağımlı, kapitalist bir ülkedir. Emperyalist-kapitalist sistem içinde, uluslararası işbölümüne tabidir. Bağımlı bir ülke olarak, uluslararası işbölümü çerçevesinde gelişmesi sınırlıdır. Dolaysıyla, dünyayla gerçek anlamda rekabet edecek bir konumda değildir. Çağdaş ölçülerde gelişme için, bağımsız ve egemen olmak gerekiyor. Bunun için de kapitalizmden sosyalizme geçmek zorunludur. Çünkü, ancak sosyalist bir ülke bağımsız ve egemen olabilir.

Öte yandan Türkiye, dünyayla rekabet edebilmek için, bilimsel ve teknolojik devrimin sonuçlarından sonuna kadar yararlanacak sanayi ve teknoloji gelişimine sahip olmalıdır. Türkiye’nin bir an için böyle bir gelişme gösterdiğini düşünelim, ama diğer ülkelerde gelişme yerinde saymıyor ki, onlar da gelişmelerini sürdürüyorlar. Türkiye bağımlı ilişkileri içinde gelişmesini daha ileriye taşısa bile, bu durumunda da emperyalist ülkelere yetişemez ve onlarla rekabet edecek bir duruma gelemez. Çünkü onlar daha ileri bir noktada olacaklardır. Bu, böyle devam eder. Görüldüğü gibi, bağımlı bir ülkenin, bağımlılık çerçevesinde, dünyayla rekabet etmesi temelsizdir.

K.Kılıçdaroğlu’nun konuşması ve programı sınıfsaldır. Tamamen sermayenin çıkarlarına hizmet ediyor. Ama o demagojiye başvurarak, sermayenin çıkarının, tüm toplumun çıkarına olduğunu göstermeye çalışıyor. Fakat konuşması gerçekten yakayı ele veriyor. Konuşması eklektiktir bir taraftan, sermayenin yararına, dünyayla rekabetten, Türkiye’ye dışarıdan sermaye akışı olacağından -ki bu uluslararası sermayenin çıkarınadır.- söz ederken, aynı konuşma içinde emeğin güçlendirilmesinden yani emeğin haklarının ve çıkarının korunmasından bahsedebiliyor. Burjuva bir yöntem olan eklektizmini bir kenara bırakalım. Aynı konuşmada hem sermayenin çıkarını savunurken, hem emeğin güçlendirilmesinden de söz edebiliyor. Ama bütün bir aldatmacadır, o aslında yalnızca ve yalnızca sermayenin çıkarlarını savunuyor. Burada aldatılan emekçi sınıftır.

Nasıl? Türkiye tekelci sermayesi, uluslararası sermayeyle iki yolla rekabet edebilir. İlki, yüksek bir sanayi ve teknolojinin avantajından yararlanmaktır. Ama, böyle bir yeni buluş, yeni keşif, bir ar-ge ürünü bunu ilk üreten ülkeye sadece kısa süreliğine bir avantaj sağlar. Çünkü, teknolojik bakımdan gelişmiş ülkeler, kısa sürede senin avantajlı konumuna son verecek bir gelişme gösterirler. Burası çok açık. O halde, dünyayla rekabet için, geriye bir yol kalıyor. O da, ücretleri düşürmek, sınıf örgütlenmesini zayıflatmak, emekçi hareketini daha fazla baskı altına almak. Demek ki, ne zaman dünyayla rekabetten bahsedilmişse, bu ücretlerin düşürülmesi anlamına gelmiştir. Peki, K. Kılıçdaroğlu, hem dünyayla rekabet edip, aynı zamanda emeği nasıl güçlendirecek!

Tekelci sermayenin güçlendirilmesi, sermayenin büyümesi, emperyalizmin Türkiye’deki ekonomik ilhakının sonuna kadar götürülmesi, bunun için emperyalist sermayenin burada daha fazla sermaye yatırması, ücretlerin iyice düşürülmesi, emekçilerin yoksulluğunun derinleşmesi ve bunun zorunlu sonucu olarak emekçi sınıf ve halklar üzerindeki baskının, şiddet ve saldırıların boyutlanmasıyla el ele gider. Bu, varolan toplumsal çelişkilerin daha da keskinleşmesi ve sınıf savaşının şiddetlenmesi ve keskinleşmesi anlamına gelir. Bunun yanında ulusal baskının varlığı ve bunun getirdiği savaşın devam etmesi, bu topraklarda onyıllardır her gelen hükümetle bir iç savaş, iki taraftan birinin kesin üstünlüğüyle sonuçlanana kadar da bu böyle olur.

Burjuva muhalefetin ardında giden, sosyal reformcu siyasetler ise, başka hayaller peşinde. Onlar, yeni bir hükümetin kurulmasıyla, daha rahat at koşturacakları koşullara kavuşacaklarını düşünüyorlar. Böylece, yeni hükümetin oluşturacağı siyasi ortamda, kendi hakiki programlarını uygulama fırsatı bulacaklar. Bunun için ikili bir siyaset izliyorlar. Bu siyasetin biri burjuva muhalefeti iktidara getirmek, yeni bir burjuva hükümetin kurulması uğruna mücadele etmektir. Siyasetin diğer yönü, kendi taleplerini yani halkın haklarını hayata geçirmek biçiminde çizilmiştir. Gerek Sol Parti-TKP ittifakı ve gerekse EMEP-TİP-HDP ittifakı, belirli tavizler koparma uğruna, gönüllü olarak, burjuvazinin belli kesimlerinin iktidarını destekliyorlar. Böylece, emekçilerin iktidar mücadelesi bir kez daha belirsiz bir zaman erteleniyor. Onlar, iktidarı burjuva güçlere bırakıp, bunun dışında birçok şey elde etmek istiyorlar. Fakat devrimci durumda, devrimin güncelliği koşullarında, iktidar dışında her şey hiçbir şeydir.

Kapitalistlerin ve onların en “heyecanlı” programı, emekçi kitlelerde en küçük bir coşku yaratmaz. Bu programın uygulanması sırasında kitlelerde yaratıcı bir gelişme olmaz. “Türkiye Yüzyılı” ya da “İkinci Yüzyıl Vizyonu” gelişmeyi ve değişimi değil, bugünkü burjuva toplumunu korunmasını amaçlıyor. İnsanlığın eksiksiz bir gelişimi, eski toplum durumundaki kapitalist toplumun yıkılması ve yerine yeni ve daha yüksek bir toplumun kurulmasını gerektirir. Halk kitleleri, eski toplumun, bu sömürü ve tahakküm toplumunun sürdürülmesine yönelik hiçbir girişimde heyecan duymazlar.

Kitle yaratıcılığı, eski toplumun yıkılması ve yeni topluma geçiş sürecinde, yani eski toplumun olumsuzlanması sırasında ortaya çıkar. Burada diyalektik bir gelişme var. Kapitalizmden sosyalizme geçiş, devrimci bir dönemdir. Kitle yaratıcılığı tam da devrimci dönemlerde kendini gösterme olanağını bulur. Devrimci dönemde sınıf mücadelesi devrimci biçimini alır. Kitle eylemleri devrimci kitle eylemlerine dönüşür ya da daha doğru bir anlatımla, devrimci kitle eylemleri ortaya çıkar. Eski topluma karşı ayaklanan Paris proletaryası (1871), eylemin verdiği yaratıcılıkla Komün’ü ortaya çıkardı. Rusya proletaryası (1905) devrim sırasında Sovyetleri çıkardı. İtalyan işçi sınıfı da fabrika komitelerini çıkardı. Son yarım yüzyılda görülen ayaklanmalar ve devrimler, bize kitle yaratıcılığının yeni örneklerini verdi. Kitlelerin üretken yaratıcılığı, sosyalizmin kuruluş yıllarında en eksiksiz gelişmesini gösterir. Kitlelerin çok yönlü yaratıcılığı yeni bir dünya uğruna mücadelede gelişir.

Yeni bir toplum için mücadeleci kitle eyleminin üst biçimlere doğru bir yükselme göstermesi diyalektik bir gelişimdir. Devrimci eylemler, kitle yaratıcılığına dayanır. Fakat eylemler ancak, kendi yüksek biçimi olan isyan, ayaklanmaya dönüştüğünde emekçi halk hedefine ulaşır. Tam da bu süreçte, kitle yaratıcılığının zengin örnekleri ortaya çıkar. Bütün bu süreç boyunca kitle atılımı, devrimci enerjinin sonuna kadar harekete geçirilmesi, doğrudan doğruya burjuva egemenliğini devirmeye yönelik yıkıcı devrimci eylemler en ileri noktaya varır. Bütün bunlar dünyayı değiştiren, tarihin en büyük devriminde doğar.

Niceliğin, niteliğe dönüşümü diyalektiktir. Emekçilerin mücadelesi, nitel bir dönüşüm noktasına gelmiştir. Nitel dönüşüm, toplumun devrimle dönüşümüdür. Devrim, devrimci kitle enerjisinin eksiksiz olarak harekete geçirilmesinin sonucu gerçekleşir. Toplumun köklü, devrimci dönüşümü, tarihin en büyük ve en radikal dönüşümüdür. İşçi sınıf ve emekçi halklar, kendi kurtuluşları için, bu büyük amaç için dövüşmelidir. Proletarya ve emekçi kitleler, büyük devrimci amaç için dövüştü, dövüşüyor, dövüşecektir.

C.Dağlı